29 Haziran 2014

BENİM GÜZEL YALNIZLIĞIM...

   Çoğuna göre sıkıntılı, sıkıcı bir durum olsa da güzeldir yalnız olmak. Bir kere istediğin kadar konuşabilirsin kendi kendine. Avazın çıktığı kadar bağırabilirsin. İstediğin kadar küfredebilirsin, ağlayabilirsin.
    

   Arayıp sormadı diye öfkelenmezsin mesela kimseye, ya da geç kalma gibi bir derdin yoktur bir yere. Oturduğun yerde istediğin kadar izleyebilirsin insanları. Yan masada eğlenceden sarhoş olup, rakı bardaklarını masaya vurup, olmayanları yad edenleri. Yada eften püften sebeplerle tartışanları gülerek seyredebilirsin…Peki ya gerçekten bu kadar güzel midir ki? Gerçekten yeter mi bir insana buz gibi bardağa sarılıp mutlu olduğunu düşünmek, başkalarını izleyip keyiflenmek. İki çift laf edecek birilerini aradıktan sonra bu gürültülü sessizliği bozamadığında gerçekten mutlu olur mu ki? Sadece biraz sohbet etmek istediğinde ve gene kendinle konuşmak zorunda kaldığında gerçekten mutlu olur mu ki? Aslında insanın ne kadar tek başına olduğunu gördüğü zamanlardan biriydi gene. Herkes çok meşgul, herkes çok müsaitsiz, herkes çok kalabalık. Bir otobüs bileti ediyor şimdi mutlu olmak. O bile kimi zaman yetersiz bağırıyor. İnsan aslında ne kadar tek, ne kadar sessiz. İşte bu sessizlikte bile sağır olabiliyor kulakların. Sus sus desende susmuyor. 
  

    Ellerim üşüyor, ellerim soğuk, ellerim uzak. En çok gece olunca koyuyor insana. Perde kenarından baktığın hayatlara gülümsüyorsun. Sağda solda yarım bıraktığın resimler bile susuyor. Sonra yastığın altında kalan bir tokada üç beş tel saç takılıyor gözüne. Dili olsa da onlar konuşsa… Gene gece vakitlerinden biri. Bu kez hava da soğuk. Aklımda kapı eşiğinde söylenen bir ezginin tınısı. Gönlümde bir gülümsemenin sızısı. Benim güzel yalnızlığım! Bazen sen de gitsen ya uzaklara…






 
   

28 Mayıs 2014

KARIŞIK

Pırıltılı örtüler üzerinde el değmemiş sofralar gibiydi her şey. Önce şöyle bir gözucuyla bakıp yer beğendik. Orası olmaz çok kenar, burası da çok yol ağzı, tamam burası iyi. Bir bakmışsın ki en güzel masa takılır gözüne iki yaşlı adam kapıvermiştir.       
Garson, mezeleri getir! Seyre durursun seçmek için. Şundan ver sen, biraz da bundan. Tazeyse  şunu da alalım. Acaba iyi midir. Ya çok yağlıysa, ya ekşimişse, ya bozuksa? O gözüne kestirdiğin son tabağı da bir el uzanıp alıyor. Neyse zaten çok sevmezdik.Mezeler seçilmiştir, ufak ufak bakılmıştır tatlarına. Bazısı kararında ama yetmez, bazısının acısı fazla, bazısı da fazla pişmiş. Neyse dersin belki yemekler iyidir. Seçersin listeden en sevdiğin malzemeli olanı, gözüne hoş geleni. Süslü bir tabakta gelir önüne  her yanı allı yeşilli. İştah kabartan bir andır ya hani o. Kimbilir nasıl güzel dersin ilk çatalı alırken. Keyifle yersin ilk başlarda bir iki çatal. Bir kıtırtı, bir çıtırdı gelir dişine. O da ne! Herhalde yanlış anladın sen. Devam edersin yemeye. Bir buruk, bir acımsı tat. Oysa böyle olmayacaktı bunun tadı. Çok özenle seçmiştik menüden. İyi diye demişlerdi. Yarım bırakırsın görüntüsüne aldırmadan.Tatlı yiyelim o zaman. Şöyle en fıstıklı, kaymaklısından.  Ağzımız tatlansın bari. Heveslenirsin gene bu sefer iyi çıksın diye. Süslü bir tabakta gelir önüne. Gözlerin parlar önce, nihayet diye.Bir çatal alırsın bakarsın onun da tadına. Tadı biraz fazla mı ne? Bir tane daha, bir tane daha derken.  Kaymağı yokmuş ya bunun. Şerbeti de fazla sulu. Üstelik boğazını yakıyor insanın.Hay böyle şansın dersin, silersin ağzını yüzünü, ellerini. Ne olacak şimdi? Beklediğine mi yanarsın, ağzının tadının bozulduğuna mı? Kalkarsın masadan bir daha gelmemek üzere. Yol boyunca yürürsün miden yana yana. Saat de geç oldu, artık yenmez de bu saatten sonra.Derken mis gibi bir koku gelir burnuna, dumanlar arasında. Cızırdayan sesler arasında. Ufaktan esmer bir çocuk ‘ abla saralım sana da ‘ diye seslenir. Gülersin, yanaşırsın tezgaha, oturursun ahşap bir iskemleye. Tabaklar plastik, örtü yırtık, ufaklığın gözleri ışıl ışıl. Fonda inceden bir türkü. Pişşt ufaklık! Yap bir karışık ortaya!    





30 Nisan 2014

BİZE ÖYLE DEMEMİŞLERDİ

   Küçüktük, önce oyuncaklarımız vardı, tek kolu çıkmış bebekler, bir lastiği kırık arabalar.Üzerinde tüm dünyaların bizim olduğu eski bir kilim, çamurdan harçla yapraktan yapılmış dolmalar.Eciş bücüş tek göz odada limon kasasından gösterişli koltuklar…

Oynanan oyunlar gibi sandık hayatı. Küstüm deyince düzelmiyordu herşey, parmak büzüp hadi barış demiyorlardı. Bize öyle dememişlerdi ki. En sevilen, en kıymetli biz olacaktık. Sevinçlerimiz bitmeyecek, canımız hiç yanmayacak, üfleyince ya da öpünce geçecek, yüzümüz hep gülecekti. Oyun sonunda toplanan kilimler gibi toplayıp kaldıracaktık tüm oyunbozanları. Bizi üzenleri oyuna almayacaktık bir daha. Ve hava karardığında bir annenin sesiyle gene dönecektik güzel evimize. Bize öyle dememişlerdi. Akşam olunca bitmiyordu herşey. Ufacık ellerimizi yıkayınca geçmiyordu tüm sokağın kirleri, üfleyince geçmiyordu dizlerimizin sızısı. Bize öyle dememişlerdi. Sabahları masallar olacaktı. Sonu mutluluk olan masallar. Elma şekeri tadında bir hayat olmadı. Kokulu sakızları çiğnerken duyduğumuz kokular da bitti. 

   Güzel olacaktık biz. Tüm hikayelerin sonu hep mutlu bitecekti ve gene en pamuk prenses biz olacaktık. Şimdi bizim hayatımız bir masaldı.Sonu da oldu sızısı da. Öyle işte… Bize öyle dememişlerdi !





12 Nisan 2014

BU ŞEHİR

  Neydi bizi bir şehirden uzaklaştıran ya da birleştiren? Bir şehri muhteşem ya da olmaz olası yapan neydi? 

  Hangi köşede kaçamak öptü sizi sevdiğiniz, hangi sokakta elinizi tuttu utanarak, işte orası hiç unutulmaz. Uzun ağaçlıklı yolda koşarken , soğuktan donmuş burnunuza kondurmuştu ya dudağını. Alınan simiti paylaşıp, vapurda içilen çayları ve elinizde kalan susam tanelerini… unutmazsınız. Kalabalık arasında yükselen sesi, soğukta ıslanmaktan daha bir üşüyen yüzünüzü de unutmazsınız. Bakarken nefret edeceğiniz sokaklar da var bu şehirde. Her defasında görmemek için kafanızı çevirdiğiniz. Her geçtiğinizde boylu boyunca serildiğinizi gördüğünüz o kırmızı, gri sokaklar. Masalarına tırnakları geçirdiğiniz o güzel barlar. Zamanın geçmek bilmediği kör olasıca masalar. Sevmemiştim sizi…  

  Her şeyden uzaklaştığınız o güzel iskele…Hala durur sessiz sakin, öyle, güzelce. Ne büyük, ne huzur veren bir sırdaştır. Bu şehir en çok burada güzel gelmiştir bana. Yalnızken, bir başıma. Ve şimdi gene aynı yerde aynı güzellikte gelir bana. Ve ben aynı barda, aynı masada, yüzümde bir gülümsemeyle bakıyorum etrafa. Seviyorum seni gene, güzel şehir!





5 Nisan 2014

BİR KIZIM OLURSA...

Bir kızım olursa adı Cane olsun.
Can olsun canım olsun diye. 

Her baktığımda umudum olsun diye.Anlatacağım ona neden Cane diyeceğimi. Ne güzel bir hikayesi olduğunu, neden can olduğunu.Sonra ne yangınların, yaralarının ortasında hayalini kurduğumu da bilecek, ne hasretle beklediğimi de. Kocaman zeytin gözleri olsun, öpeyim. Hikayeler anlatayım ona, sonu uçsuz bucaksız. Bu kez beraber çizelim güzel öykülerimizi. Kendi gibi güzel olsun diye ömrü.Üzerler mi ki, incitirler mi? Güzel yüzüne sen dokunmaya kıyamayacakken, hor davranırlar mı? Koruyabilir mi kendini? Pamuk tenine çizgiler gelmesin, dolmasın gözleri. Her zaman güçlü görünmeye çalışıp yormasın kendini , çırpınmasın. Dayanamam!

Bir kızım olursa adı Yaren olsun. Yar olsun yârim olsun. 

Her baktığımda yarınım olsun diye.Sevdiği kıymetini bilsin diye, yâri olsun diye. En kıymetlisi olsun. Yaraları olmasın diye ona da anlatacağım, onunla da çizeceğiz hikayelerimizi. Bal dudaklarından dinleyeceğim bu kez en sevdiğim şarkıları. Dili bülbül olsun, kaşı keman olsun. Sarılınca dünyalar benim olsun. Gözyaşı olmasın. Kıyamam!
Cane, Yaren ! Nerdesiniz? 





24 Mart 2014

ÜÇ GÜZEL KADIN...

  Otuzu geçkin üç güzel kadın, ne miydi ortak noktaları? Koca bir  ‘O’… O gökten düşemeyen üç elmadan mıydı yoksa bütün bunlar? Yok yok bence koca gözlerinden onlar suçlular.

 Biri, daha kırkı çıkmadan tükenen sevgisine mi ağlasındı yoksa sevmediği bir adamın koynunda olmasına mı? Yoksa bilmem kaç kilometre uzaktan söylenen veda sözlerine mi? Umutlarının kaybolması kaç saat sürerdi. Kaç km. hızla tükenirdi bir sevgi, bir insanın heba olması için daha kaç arşın hüzün gerekirdi…Kızıl saçları bu kadar mı yakışırdı yaşlı gözlerine beyaz tenine. Kuş kanadından narin yüreğine…

  Bir diğeri, kaç kere inanacaktı daha sevgi dolu vaatlere. O ufacık elleriyle daha ne kadar silecekti gözlerini? Daha ne kadar takınacaktı mutlu cici kız maskesini. Uğrunda hayaller kurduğu o şirin evinin koca bir hiç için zindana dönüştüğünü böyle mi görecekti. Olur olmaz bedenlerde mi bulacaktı sevginin bir zerresini…

  Diğeri ise bilememiş artık ne diyeceğini. İnsan beni sevsin biri diye bekler miydi? Ya da ucuz vaatler dağıtmak bu kadar veresiye miydi? Bu kadar varoşa mı düştü bir adamın mertliği. Bir insanın hayatını kestirip atmak bu kadar basit miydi, izleri geçer miydi?Zor cancağzım zor…

  Dedim ya üç güzel kadın, hiçbiri birbirinden eksik değil, birbirinden az üzgün değil. İşte ‘O'nlar varya. Ne desem bilemedim…





  

17 Mart 2014

SENİN YÜZÜNDEN!

    Hiç düşündün mü ne demek.Bazen binlerce küfür içerir, bazen de dile gelmeyen sızıları…

    Senin yüzünden boğazın tüm dalgalarını izledim. günlerce, sessiz sedasız, Beşiktaş iskelesi’nde,

  Senin yüzünden gecelerce duayla, yalvarışla geçirdim uykularımı, yok ol diye,

Senin yüzünden o Üsküdar yokuşunda bıraktım yüzümün yarısını, ve can nasıl acırmış defalarca öğrendim.

Senin yüzünden en sevdiklerim yasa, hüzüne boğuldu bir hastane kuytusunda,

Duaları gözyaşları zırh oldu bana.

Ve senin yüzünden duydum mermi ıslığından keskin sessiz hıçkırıklarımı, en tuhaf metal tadında.

Senin yüzünden çırpındım sırf bir kez daha konuşabileyim diye.

Senin yüzünden gördüm kırmızının en alasını, sıcağın en sıcağını, Senin yüzünden baktı insanlar acıyan gözlerle bana ve ben senin yüzünden korktum insanlığımdan bir asansör aynasında.

Senin yüzünden kaskatı kaldım o yürüyemediğim sokak ortasında,

Ve bıraktım bedenimin bir tarafını o parke taşlı kırmızı kaldırımda

Keşke doğmasaydın,

Hani bugün doğdun ya sen!

Neden? 

13 Mart 2014

AH EVLAT!

   Ben hiç anne olmadım. Belki de hiç olamayacağım, bilemeyeceğim. Evladının kılına zarar gelince nasıl yanar içi, canı acıdığında kaç kat acır canı bilemeyeceğim.

Günlerce sırf güzel bir haber duymak adına hastane kapılarında beklemek, nasıl bir umuttur bir anne için? Ne yediği yemek, ne içtiği sudur. Ne aldığı nefes, ne uyuduğu uykudur. Artık acısından gözündeki yaş bile akmaktan yorulmuştur. Adı umut olmuştur, dilinde zikir olmuştur. Kapalı camlar ardından gördüğü ince bir bedene bakarken titremiştir vücudu tepeden tırnağa. Bir annenin sızını anlamak ne zordur. Hangi kelimeler yetecektir avutmaya, acısını dindirmeye.

   Ben o ince bedeni bilirim. Annesini bir daha göremeyeceği düşüncesinin (saniyelik de olsa) ne demek olduğunu bilirim. Zihninin kaybolana kadar, aklından geçen o birkaç dakikalık özlemin ne olduğunu bilirim. Babasının nasıl kahrolacağını düşündüğünü bilirim. Kendinden geçip gidene kadar, tek düşüncesinin ailesinin ne kadar üzüleceği olduğunu bilirim. Bir de bildiğim bir şey daha var. Canı yanmadı çok o küçük bedenin.Rahat olun. Allah buna izin vermedi. Sevdiklerinin de dualarıyla bir kuş gibi hafifti bu dünyadan göçene kadar. Ama dayanamadı, olmadı. Geriye koca bir acı, feryat figan kaldı. Geride koca bir adı kaldı.


  Şimdi bir melek göçtü gitti bu mart yağmurlarında. Güle güle evlat. Ve giderken sen, benim aklımda hep o aynı soru çınlıyor.  Annem! Nasıl dayandın sen ?





6 Mart 2014

CANIM 8 MART!

    Şimdi 8 Mart diye herkes kadın haklarını savunur, kadına şiddete tüüü kaka der oldu. Hayatında hiç, şiddete uğramış bu kadınları görmemiş, cici ablaların komik ‘dramatik’ fotoğrafları var her yerde. Yüzünde en kalitelisinden makyaj malzemeleri, kafalarına geçirilmiş kafesle olmuyor canım bu işler maalesef.  
   
     Hiç mi aklınıza gelmedi, bu canı yanmış kadınlardan biriyle konuşmak, onları fotoğraflamak. Yaşadıklarını bir kez olsun anlamak. İzlerken sizin kanınız donarken, onların içi kandan cayır cayırdı bilin istedim. Anlatırlarken yaşadıklarını, yüzlerinde gördüğünüz ifadeyi, gözlerindeki acıyı kimde görebilirsiniz ki başka. Bir kez olsun ölüm korkusunu yaşamamış, sokaklarda dövülmemiş, acıdan ağlayamaz hale gelmiş birini dinlemeden görmeden, nasıl anlatabilirsiniz ki bunu başkalarına. ‘Şiddete hayırrrr, kadına uzanan eller kırılsın! ‘  nidaları atarak mı halledeceğiz hepsini. Korkudan yolda yürüyemez hale gelen, kabuslar gören, vücudunda, yüreğinde her biri ayrı acı olan bir sürü yara taşıyan bu kadınları kim dinleyecek, kim gözlerinin içine bakacak cesareti gösterip acılarına ortak olacak. Öyle şarkılar söyleyip, fotoğraflar çekip olmadı bunlar bunca sene, olamadı. Dinlemediler, dinleyemediler. Aslında öyle çok anlatacak şeyleri varken, zavallıca bakmakla yetindiler. Dövülen bir kadının o anda ne hissettiğini, vücudunun mu yoksa yüreğinin mi daha çok acıdığını hiç anlamayacaklar. O her bir bıçak darbesi vücutlarına girerken kendinden çok kimleri düşündüklerini de bilemeyecekler. Bazıları yitip gitti aramızdan, bazıları sessizce sindi bir kenara, bazıları da hiç çaktırmadan kimselere acısını hala yaşamakta. Ya bu ızdırabı yaşatan insanımsılar ne olacak derseniz işte orası tam bir muamma. Kaç yıl yetecek alınan hayatlara, çalınan sağlıklara, bedenlere?  Kaç yıl yetecek tekrar güzel rüyalar görmeye? Şu var ki  hiçbir ceza yetmeyecektir bu zalimlere, yaşadıkları her dakika, aldıkları her nefes cellatları olmalı, kabusları olmalı. Bir insanın hayatı bu kadar iyi halden ziyan olmamalı. Yazıktır! 


   Gene günler aylar geçecek, gene bir 8 Mart gelecek ve sayıları artan bu onca güzel kadının üstüne biz gene bağıracağız her yerde ‘ Şiddete hayııırrr!!!'  Ne acıdır.Çok acıdır, görün istedim!





5 Mart 2014

KİM VAR ORADA?

    Bir plastik bebek, birkaç bez, çaput parçası, ve beyaz tül örtülü büyük masa. Kimselerin bilmediği, sırrına eremediği o oymalı beyaz masa. Ne kadar büyük bir dünya! Tülün altından bakarken her şey ne korkutucu görünüyor oysa.

     Çiğ yeşile çalan duvarlar,  ezan okuyan hocanın sesi, saatin tiktakları ve sessizliğin dayanılmaz ıssızlığı. Küçücük bir çocuk için fazla gizemli değil mi? Bu yüzden miydi o masanın altındaki  evciliği. Sallarken minik ayaklarında o plastik bebeği, korkusunu da mı uyutmak istiyordu ki. Örterdi üzerine üşümesin diye bir bez parçasını, yorgan diye. Uyuturdu içinden söylediği ninnilerle. Hava kararırken  girerdi hep o  masanın altına. Puslu, buğulu baktığı odanın camlarından bakar da içine içine ağlardı.  Tombul yanaklarından süzülenleri görmesinlerdi. Girmeliydi gene o masanın altına. Belki filmlerdeki gibi aniden biri çıkıverecekti  karşısına, sinerdi bir kenara. Koşarak giderdi bir odadan diğer odaya. Kocaman sessiz yeşil evde hiç sevmezdi akşamları.  Ta ki uyuyana dek.Uyuyunca oradan kaçıyordu çünkü, çok sevdiği yatağına.Kulağı, tahta bahçe kapısının sesindeydi hep ve her açılışta koşardı kim geldi diye. Etrafı saran yaşlı kokuları duyar, duymazdan gelir, gene girerdi o masasının altına. Orada yaşatırdı düşlerini, oyunlarını, orada konuşurdu hayali arkadaşlarıyla.  O tülün altından hiç görünmeyecek zannederdi. Özlerdi çok, hemen gelip alsınlar isterdi. Günler de geçmek bilmezdi. Bahçede soluncanlar arkadaşları olurdu bazen, bazen de bir sokak kedisi. Bakkaldan alınan emzik şeker de günün en güzel hediyesiydi.

   O zamandan beri hiç sevmez yalnızlıkları, sessizlikleri. Ve her gördüğünde o tahta masayı, içi daralır, hemen çıkmak ister o odadan. Tül aynı tül,  aynı kuytu köşe. Ve akşam üstleri hep hüzündür hep buruk. Şimdi gene duruyor o masa, Ve içten içe sorar hep: Kim var orada ?





1 Mart 2014

HASBİ GÜZEL !

   
27Şubat, Hasbi,  21:30,Aylar var belki böyle huzurlu olmamıştım. Bir zamanlar ağlayarak gezdiğim bu sokaklar, bu kemanla karışık çatal bıçak sesleri bu kadar huzur verir miymiş unutmuşum. Bitmeye yakın bir kalamar tabağı, yarılanmış soğuk bir bira, içilen bir dal sigara… An’daki mutluluk bu olsa gerek.

   İşte şu karşımdaki sokakta bir zaman hıçkırarak koşuyordum. Yetişmeye çalıştığım Üsküdar motorunu düşünürken koştuğum dar sokak. Aslında ne güzelmişsin. Balıkçıların ışığı bu kadar güzel mi ışıldarmış, o balıklar bu kadar güzel mi kokarmış. Çal kemancı, bugün de benim için çal. Şenlensin içim, zaten şen ki içim…Hemen çaprazımdaki sokakta ise tahta masalarda çok ağladığım, hatta defalarca küfür ettiğim şirin bir bar var. Orası da hiç bu kadar keyifli gelmemişti.

 22:00 ‘Ah İstanbul, İstanbul olalı…’ diye çalıyor şimdi de. Darbuka da var. Her vuruşta başka bir işliyor içime.22:15 ‘Buraları sevemedim gönül orada, yanıyorum tuz biber yarama…’

   Nasıl da güzel çalıyorlar. Etrafımdaki insanları izliyorum. Her birinin ellerinde kadehler vuruyorlar cam cama, gülüyorlar can cana. Bugün benim için gönlüme bir hediye oldu sanki. Ah felek, niye ki? Bu günlerim de varmış neden söylemiyordun. İlla böyle zorlaman mı lazımdı, böyle yorman mı lazımdı. Unutuyordum az kalsın. Şu diğer sokakta da bir sızım vardı. Bıraktım orda kaldı, Üzerimde ağırlıktı.Bu gece yalnızken de ne sohbetler edildiğini anladım. İçimde her biri başka bir kadın olan bir sürü kadınla konuştum. Her biri ayrı bir öykü anlattı bana. Her biri ayrı ayrı bir hayat dolu dolu yaşanmış…Ama gel gör ki yine de insan yanında arar durur hep birini. Şöyle bir kolu koluna değsin, yüzü yüzüne, gözü gözüne değsin. Hatta yanağında bir de çukuru da olsa fena olmaz. Olsun gene de güzel. Bazen içinde yaşatması lazım insanın, bazı şeyleri.

   Yalnızken her şey sıkıcı olmuyor. Bugün gibi. Felekten alacağım vardı. Ohh! Ne de güzel yaptım. Haydi şimdi tüm bardaklar dolsun !







20 Şubat 2014

KÜÇÜK AYŞE

   14’ün de gelin edilmiş Ayşe. Vahşinin vahşisi bir adama kadın diye verilmiş. Çocukluğuna doyamadan, gözündeki yaşa bakılmadan, dinlemeden beyazları giydirmiş babası.

   Sırtından sopa, karnından sıpası da eksik olmamış Ayşe’nin. Her sabah akşam aç karnına yediği dayakları unutmak için mi acaba bu kadar neşeli oluşu. Kükreyen ve çoğu zaman hırıldayan bir adammış kocası. En son sırtına vurduğu yumrukla hatırlıyor korkunç yüzünü. Ve bir de dayakçı kaynana tabi. Konu komşuya aldırmadan allah ne verdiyse, nereye geldiyse…Üç bebesi olmuş Ayşe’nin.Biri şimdi 17 yaşında. Diğer ikisi daha küçükler. Yıllardır görmemiş üçünü de, görememiş. En son dayaktan komaya girmeden önce görmüş yavrularını. Kokuları nasıl, yüzlerini neye benziyor bilemiyor bile. Almışlar elinden göstermemişler. O zamandan beri içi sessiz sessiz sızlarmış Ayşe’nin. Zar zor kurtarmış kendini gelmiş İstanbul’a. Bir başına, tırnaklarıyla kazıya kazıya gelmiş bu zamana.31 yaşında şimdi. Güzeller güzeli bir kadın. Gözünün içi her zaman ağlamaya hazır. Belli olmasın diye hep gülüyor Ayşe. Kara gözleri hep sevgi dolu bakıyor. Gün gelecek, zamanı gelecek, çocuklarını alacak diye bekliyor umutla. İlahi adaletin ona yaşadığı acıların karşılığını göstereceğine de inanıyor. Umudu olmuş bu Ayşe’nin. Sormayın bana sakın diyor, deşmeyin yaramı diyor ve eğiyor başını. Ve kaldığı yerden devam ediyor gülümseyerek işine.Bu hikaye öyle burktu ki içimi dinlerken, sözlerim tükendi, diyemedim hiçbir şey. Dedim ki ‘Ah küçük Ayşe, nasıl da mutlu görünmeye çalışıyorsun. Nasıl bir yükün ağırlığındasın şimdi. Bir anne için ne acı, üç ayrı acı ’. 
   
   Dilerim o günler gelecek ve sarılacaksın her birine en kocamanından. Esmer güzeli güzel Ayşe, Küçük Ayşe !





17 Şubat 2014

EY HAYAT !

  Hep bir şeyler olacaktı yolunda gitmeyen.  Olur olmaz zamanlarda kırılan tırnaklar, kaçan çoraplar gibi aslında, ne kadar sıradan bazen, ne kadar önemsiz.


  Her kırıldığında daha güçlü oluyormuş insan. Bir daha aynı yerden kırılmamak üzere tamir ediyoruz kendimizi. Her yanlış insanda, biraz daha doğru insana yaklaşıyoruz. Uğraşsanız bu kadar hikaye bir araya gelir mi diye de düşünüyoruz ya bazen, işte o anda şöööyle bir güzel gülelim. Kızmak öfkelenmek yerine, olanlara inat gülelim. Bizi biz yapan her şey için gene de teşekkür edelim. Kimi zaman canımız yansa da , hatta canımızdan olacağımız durumlar olsa da şu anda var olmanın güzelliğine şükür diyelim. Gelecek güzelliklerin ve güzel günlerin tadını çıkarmaya hazırlanalım. Bu yolda ayağımıza takılan taşlar elbet olacak. Onları da ayağımızla bir güzel ötelere sektirelim. Her şeye, herkese  rağmen söyleyelim o şarkıyı da ‘Ey hayat! Sen şavkı sularda bir dolunaysın...’ . Sen ki en sevdiklerimizi alan, almaya çalışan, yeri gelince kapanmayan sızılar bırakan hayat. Ne güzelsin gene de güzelsin. Şimdi o kırılan tırnaklar , o kaçan çoraplara bakıp ne kadar büyüdüğümüzü görüp, dimdik durup gülümseme vakti. Her solukta, her adımda gülümsemeli !
  
   Hep bir şeyler olacak yolunda gitmeyen. Ve biz soluk soluğa, inadına, gülümseyerek yaşamalıyız hayatı…





9 Şubat 2014

KIRIK BU !

   İşporta ürünü kalplerin açtığı    hasarlar var üzerimde. İnsanlar    bazen yalancı, bazen cani, baze güvenilmez.
  
   Koyuvermişlerdi avucuma miyadı dolmuş insan suretlerini. Zaman içinde her geçen gün biraz daha hastalıklarını buladılar üzerime. Ve bir bulaşıktan kurtulmak istercesine duvarlara sıyırdım ellerimi. Bazen kanattı bazen de nasırlı yerlere geldi. Sıyırdıkça güzel geldi. İzleri kaldı üzerimde bazısının.Güldüm geçtim. Başlangıçları ise hep sevdim.Tam o anda parladı avuçlarım, ışıldadı gözlerim, bir güzel gönüle. Uzaktan anlattım, uzaktan dinledi. Uzaktan özledim, uzaktan özledi.
  
  Uzattım ellerimi. Üflesin de geçsin diye uzattım. Üfler gibi yaptı. Üflemeye çalıştı. Tuttu sıcacık, baktı baktı, evirdi  çevirdi, güldü ve dedi ki kırık bu… 




8 Şubat 2014

AT Bİ BEŞLİK FALINA BAKAYIM

    Önce içersin acı kahveni, ağzında bir sürü pütür püsür kırıntılar. bakarsın daha var mı diye. Sonra ters çevirir kaparsın fincanı ‘Neyse halim o çıksın falım’ diye.

    Derler ki yüreğin kabarmıştır, için sıkılmış, ikiye ayrılmıştır. İki vakte kadar sevinç yaşayacaksın, hatta bir haber de kuşun ağzındadır. Gülümsersin. Yolların vardır uzun uzun. İkisi kapalıdır genelde. Ne gidersin ne gelirler oysa. Bir de ağır eşya görünür tepeleme, kaplumbağa yüküyle. Omuzlarındakiler mi diye düşünürsün. Ya da  arabeskleşip ‘hayatın yükü daha ağır’  diye geçirirsin içinden. Kuş ağzında haberin de var bak :) Gagasından düşürmese bari. Bir kız çocuğu görünür. Hay allah sıkıntı mı yoksa ! Esmerce bir adam çıkmıştır bir de. Kim ki acaba , gene üzmese ! Sonra adağın vardır bir yerlerde. Hangi umudunu yazdın ki üzerine? Hane aydınlıktır, ama hep eksiği de vardır.Ay doğacaktır yakın zamanda, üç vakit sonra.Tut bir dilek derler, iki dilek hep geçer. Biri tez zamanda akıp gider, diğeri hep yavaş iner.Ama güzel çıktı ferahtı diye de teselli verirler.

   Amaaannn! Hem ben zaten inanmam ki. Hem ne derler. Fala inanma falsız kalma.





2 Şubat 2014

BİR SEVDİĞİ OLMALI İNSANIN

  
   Adını duyduğunda zaman durmalı, yer gök sarsılmalı. Bazen huzurun en kuytu köşesi, bazen de bir mabedin en derini.

    Hayatının en önemlisi, en kıymetlisi. Bilirsin ki sen konuşmasan da o bilecek seni, görecek sesindekini. Yüzünü sıvazlarken kıyamayacak, bakmaya doyamayacak, bir gözyaşına kurban olacak.Başını omuzuna yaslayıp hıçkıra hıçkıra ağlayacak, olur olmaz şeylere gülebilecek,birlikte saçmalayabileceksin. Sen yalandan güldüğünde ise içindeki hüznü anlayacak, bir bir saracak yaralarını. İncitmeyecek, incitemeyecek. En bunaldığın zamanlarda nefes alanın olacak. Bileceksin ki hayata döndüğün yer orada. Aldığın her nefeste tanrıya şükredeceksin sizi bir araya getirdi diye. Ve onunla dünyanın her yerine gidebileceğini hissedeceksin. Yarı yolda bırakmaz diyebileceksin.

     Gözgöze geldiğinizde ise kurduğunuz dili kimse çözemeyecek ve siz güleceksiniz birbirinize hafif bir sırıtmayla. En masum, en haşin zamanlarınız da olacak. Ve her seferinde tekrar tekrar keşfedeceksiniz birbirinizi. Her seferinde yeniden aşık olacak, yeniden seveceksiniz. Bedeninin yarısını götüreceksin her yere ve adın onunkiyle bir anılır olacak. Elini tuttuğunda tüm bedenin ısınacak, sarıldığında dünyanın en huzurlusu sen olacaksın. Hatta kimi zaman doğmamış çocuklarınız üzerine senaryolar yazacak, olmadık şeylere tartışacaksın. Her tartışmadan sonra bileceksin ki o gecenin sonunda gene yanında uyuyacak, hiçbir şey olmamış gibi.

   Bir sevdiği olmalı insanın, en güzelinden, en kıymetlisinden. ‘Can’ olmalı, ‘Hayat’ olmalı…







30 Ocak 2014

PERJİN KIZ !

    Zeytin gözlü küçük kız…Neden nutkum tutuldu görünce seni, içimden sıcacık bir şeyler aktı gitti bilmem.

   Neyi gördüm, kimi gördüm o küçük yüzünde, ellerinde gözlerinde. Nasıl bir bakıştır ki onlar, duvara toslarcasına darmadağınım saatlerdir. Kimdin kimindin bilmeden, neydi beni boğazım tıkanırcasına yutkunduran. Bu kadar mı benzerdin yıllar öncesine, belki de bendim o çok eskilerden. Hüzün bu kadar mı işler bir minicik kalbe.Yüzünü alsam avuçlarıma ve sevsem seni, okşasam güzel yanaklarını. O büyük kara gözlerinden öpsem ve anlatsam sana öykülerimden. İncitmesinler üzmesinler seni, istemem, kıyamam, dayanamam. O küçük yüreğin dayanamaz senin buna. Değmesin kimsenin bir fiskesi, bir lafı sana.  O minik ellerinden tutsam da desem yanındayım diye. Yaşamın, kötü, katı, can acıtı yanlarını yaşamaman için herşeyi yapsam. Her zor anında ben yanında olsam.

   
    Küçük kanatlı meleğim, bakışlarını sevdiğim, bilmiyorsun ya sen şimdi beni,… Dua edeceğim bugün senin için ve seni bana getiren için !





26 Ocak 2014

NEREDE KALMIŞTIK ?



     Her şey zamanında ve olması gerektiği gibi olmalı. Tam anlamıyla yaşanmalı. 

  Mutluluk, hüzün, acı, küskünlük…  Tamamlanmamış her duygu, yerini gene eksik bir duyguya bırakıyor. O an, tam anlamıyla yaşanmalı. Katıla katıla gülmeli, sabahlara kadar ağlanmalı belki. Ne olursa olsun her birinin hakkını vermeli insan. Kaybedilenlerin ardından sonuna kadar üzülüp, güzel olaylara çılgınca sevinebilmeli. Yaşanmamış, kendisini tamamlamamış her duygu boşluklar oluşturuyor, sonrasında olur olmadık anlarda patlak veriyor. Normal durumlara anormal tepki, anormal durumlara normal tepki verir hale geliyoruz. Bazen güçlü görünmek oluyor bunun adı, bazen de açık vermemek. Oysa insan olmanın gereğidir duygular. Yeri geldiğinde acını da yaşayacaksın, mutluluğunu da. Bedenini dinlemeli kişi, beynini değil. Mutlaka vücudun bir yerinden size sinyaller gelecektir. Aslında bu bedenimizin bize ‘beni dinle, önemse, bana dürüst ol’ mesajıdır. Bu durum bazen midenizin kasılması, başınızı ağrıması, bazen de sırtınızın boynunuzun tutulması olabilir. Ve biz bedenimize ne kadar baskı yaptığımızı o an içinde farketmeyebiliriz. Kadın erkek hiç farketmez, ruhumuzda bedenimizde ne hissedersek hissedelim  sonuna kadar yaşayalım, tamamlayalım. Utanmadan sıkılmadan.

     Ağlamanın tuhaf, çok gülmenin ayıp bilindiği o acayip dünyanın esiri olmayalım. Her birimiz çok değerliyiz. Bedenimiz çok değerli. Duygularımız çok değerli. Bizi biz yapan bedenimize baskı yapan tüm duygularımız. Hadi şimdi herkes yerine. Marş marş… 







25 Ocak 2014

ÇOK MİNİMALİST AŞK ÖYKÜSÜ

Evvel zaman içinde
Cane ile Civan,
Bir varmış, Bir yokmuş...











24 Ocak 2014

BU DA BÖYLE OLSUN

    Göz açıp kapamak kadar kısaydı. İki nefes alışımız arasında saklıydı tüm hayatımız.

 Keşkelere yer olmadığını üzüntülerin sonunda anlamamalıydık. Bir insanın adını sevmekle başlıyordu ya herşey. Adını zikrettiğimde gördüm arşın titrediğini. Ve kokunu her duydukça sert bir fırtınaydı tenime değen. Her seferinde sözlerim azaldı, gittikçe sen azaldı, içim aynı hep aynı ...

    Çok değil az zaman önce… Bir o kadar kısa, bir o kadar uzun. Gözümü gözüne sürdüğümde. Gitme deseydin keşke.