20 Şubat 2014

KÜÇÜK AYŞE

   14’ün de gelin edilmiş Ayşe. Vahşinin vahşisi bir adama kadın diye verilmiş. Çocukluğuna doyamadan, gözündeki yaşa bakılmadan, dinlemeden beyazları giydirmiş babası.

   Sırtından sopa, karnından sıpası da eksik olmamış Ayşe’nin. Her sabah akşam aç karnına yediği dayakları unutmak için mi acaba bu kadar neşeli oluşu. Kükreyen ve çoğu zaman hırıldayan bir adammış kocası. En son sırtına vurduğu yumrukla hatırlıyor korkunç yüzünü. Ve bir de dayakçı kaynana tabi. Konu komşuya aldırmadan allah ne verdiyse, nereye geldiyse…Üç bebesi olmuş Ayşe’nin.Biri şimdi 17 yaşında. Diğer ikisi daha küçükler. Yıllardır görmemiş üçünü de, görememiş. En son dayaktan komaya girmeden önce görmüş yavrularını. Kokuları nasıl, yüzlerini neye benziyor bilemiyor bile. Almışlar elinden göstermemişler. O zamandan beri içi sessiz sessiz sızlarmış Ayşe’nin. Zar zor kurtarmış kendini gelmiş İstanbul’a. Bir başına, tırnaklarıyla kazıya kazıya gelmiş bu zamana.31 yaşında şimdi. Güzeller güzeli bir kadın. Gözünün içi her zaman ağlamaya hazır. Belli olmasın diye hep gülüyor Ayşe. Kara gözleri hep sevgi dolu bakıyor. Gün gelecek, zamanı gelecek, çocuklarını alacak diye bekliyor umutla. İlahi adaletin ona yaşadığı acıların karşılığını göstereceğine de inanıyor. Umudu olmuş bu Ayşe’nin. Sormayın bana sakın diyor, deşmeyin yaramı diyor ve eğiyor başını. Ve kaldığı yerden devam ediyor gülümseyerek işine.Bu hikaye öyle burktu ki içimi dinlerken, sözlerim tükendi, diyemedim hiçbir şey. Dedim ki ‘Ah küçük Ayşe, nasıl da mutlu görünmeye çalışıyorsun. Nasıl bir yükün ağırlığındasın şimdi. Bir anne için ne acı, üç ayrı acı ’. 
   
   Dilerim o günler gelecek ve sarılacaksın her birine en kocamanından. Esmer güzeli güzel Ayşe, Küçük Ayşe !





17 Şubat 2014

EY HAYAT !

  Hep bir şeyler olacaktı yolunda gitmeyen.  Olur olmaz zamanlarda kırılan tırnaklar, kaçan çoraplar gibi aslında, ne kadar sıradan bazen, ne kadar önemsiz.


  Her kırıldığında daha güçlü oluyormuş insan. Bir daha aynı yerden kırılmamak üzere tamir ediyoruz kendimizi. Her yanlış insanda, biraz daha doğru insana yaklaşıyoruz. Uğraşsanız bu kadar hikaye bir araya gelir mi diye de düşünüyoruz ya bazen, işte o anda şöööyle bir güzel gülelim. Kızmak öfkelenmek yerine, olanlara inat gülelim. Bizi biz yapan her şey için gene de teşekkür edelim. Kimi zaman canımız yansa da , hatta canımızdan olacağımız durumlar olsa da şu anda var olmanın güzelliğine şükür diyelim. Gelecek güzelliklerin ve güzel günlerin tadını çıkarmaya hazırlanalım. Bu yolda ayağımıza takılan taşlar elbet olacak. Onları da ayağımızla bir güzel ötelere sektirelim. Her şeye, herkese  rağmen söyleyelim o şarkıyı da ‘Ey hayat! Sen şavkı sularda bir dolunaysın...’ . Sen ki en sevdiklerimizi alan, almaya çalışan, yeri gelince kapanmayan sızılar bırakan hayat. Ne güzelsin gene de güzelsin. Şimdi o kırılan tırnaklar , o kaçan çoraplara bakıp ne kadar büyüdüğümüzü görüp, dimdik durup gülümseme vakti. Her solukta, her adımda gülümsemeli !
  
   Hep bir şeyler olacak yolunda gitmeyen. Ve biz soluk soluğa, inadına, gülümseyerek yaşamalıyız hayatı…





9 Şubat 2014

KIRIK BU !

   İşporta ürünü kalplerin açtığı    hasarlar var üzerimde. İnsanlar    bazen yalancı, bazen cani, baze güvenilmez.
  
   Koyuvermişlerdi avucuma miyadı dolmuş insan suretlerini. Zaman içinde her geçen gün biraz daha hastalıklarını buladılar üzerime. Ve bir bulaşıktan kurtulmak istercesine duvarlara sıyırdım ellerimi. Bazen kanattı bazen de nasırlı yerlere geldi. Sıyırdıkça güzel geldi. İzleri kaldı üzerimde bazısının.Güldüm geçtim. Başlangıçları ise hep sevdim.Tam o anda parladı avuçlarım, ışıldadı gözlerim, bir güzel gönüle. Uzaktan anlattım, uzaktan dinledi. Uzaktan özledim, uzaktan özledi.
  
  Uzattım ellerimi. Üflesin de geçsin diye uzattım. Üfler gibi yaptı. Üflemeye çalıştı. Tuttu sıcacık, baktı baktı, evirdi  çevirdi, güldü ve dedi ki kırık bu… 




8 Şubat 2014

AT Bİ BEŞLİK FALINA BAKAYIM

    Önce içersin acı kahveni, ağzında bir sürü pütür püsür kırıntılar. bakarsın daha var mı diye. Sonra ters çevirir kaparsın fincanı ‘Neyse halim o çıksın falım’ diye.

    Derler ki yüreğin kabarmıştır, için sıkılmış, ikiye ayrılmıştır. İki vakte kadar sevinç yaşayacaksın, hatta bir haber de kuşun ağzındadır. Gülümsersin. Yolların vardır uzun uzun. İkisi kapalıdır genelde. Ne gidersin ne gelirler oysa. Bir de ağır eşya görünür tepeleme, kaplumbağa yüküyle. Omuzlarındakiler mi diye düşünürsün. Ya da  arabeskleşip ‘hayatın yükü daha ağır’  diye geçirirsin içinden. Kuş ağzında haberin de var bak :) Gagasından düşürmese bari. Bir kız çocuğu görünür. Hay allah sıkıntı mı yoksa ! Esmerce bir adam çıkmıştır bir de. Kim ki acaba , gene üzmese ! Sonra adağın vardır bir yerlerde. Hangi umudunu yazdın ki üzerine? Hane aydınlıktır, ama hep eksiği de vardır.Ay doğacaktır yakın zamanda, üç vakit sonra.Tut bir dilek derler, iki dilek hep geçer. Biri tez zamanda akıp gider, diğeri hep yavaş iner.Ama güzel çıktı ferahtı diye de teselli verirler.

   Amaaannn! Hem ben zaten inanmam ki. Hem ne derler. Fala inanma falsız kalma.





2 Şubat 2014

BİR SEVDİĞİ OLMALI İNSANIN

  
   Adını duyduğunda zaman durmalı, yer gök sarsılmalı. Bazen huzurun en kuytu köşesi, bazen de bir mabedin en derini.

    Hayatının en önemlisi, en kıymetlisi. Bilirsin ki sen konuşmasan da o bilecek seni, görecek sesindekini. Yüzünü sıvazlarken kıyamayacak, bakmaya doyamayacak, bir gözyaşına kurban olacak.Başını omuzuna yaslayıp hıçkıra hıçkıra ağlayacak, olur olmaz şeylere gülebilecek,birlikte saçmalayabileceksin. Sen yalandan güldüğünde ise içindeki hüznü anlayacak, bir bir saracak yaralarını. İncitmeyecek, incitemeyecek. En bunaldığın zamanlarda nefes alanın olacak. Bileceksin ki hayata döndüğün yer orada. Aldığın her nefeste tanrıya şükredeceksin sizi bir araya getirdi diye. Ve onunla dünyanın her yerine gidebileceğini hissedeceksin. Yarı yolda bırakmaz diyebileceksin.

     Gözgöze geldiğinizde ise kurduğunuz dili kimse çözemeyecek ve siz güleceksiniz birbirinize hafif bir sırıtmayla. En masum, en haşin zamanlarınız da olacak. Ve her seferinde tekrar tekrar keşfedeceksiniz birbirinizi. Her seferinde yeniden aşık olacak, yeniden seveceksiniz. Bedeninin yarısını götüreceksin her yere ve adın onunkiyle bir anılır olacak. Elini tuttuğunda tüm bedenin ısınacak, sarıldığında dünyanın en huzurlusu sen olacaksın. Hatta kimi zaman doğmamış çocuklarınız üzerine senaryolar yazacak, olmadık şeylere tartışacaksın. Her tartışmadan sonra bileceksin ki o gecenin sonunda gene yanında uyuyacak, hiçbir şey olmamış gibi.

   Bir sevdiği olmalı insanın, en güzelinden, en kıymetlisinden. ‘Can’ olmalı, ‘Hayat’ olmalı…







30 Ocak 2014

PERJİN KIZ !

    Zeytin gözlü küçük kız…Neden nutkum tutuldu görünce seni, içimden sıcacık bir şeyler aktı gitti bilmem.

   Neyi gördüm, kimi gördüm o küçük yüzünde, ellerinde gözlerinde. Nasıl bir bakıştır ki onlar, duvara toslarcasına darmadağınım saatlerdir. Kimdin kimindin bilmeden, neydi beni boğazım tıkanırcasına yutkunduran. Bu kadar mı benzerdin yıllar öncesine, belki de bendim o çok eskilerden. Hüzün bu kadar mı işler bir minicik kalbe.Yüzünü alsam avuçlarıma ve sevsem seni, okşasam güzel yanaklarını. O büyük kara gözlerinden öpsem ve anlatsam sana öykülerimden. İncitmesinler üzmesinler seni, istemem, kıyamam, dayanamam. O küçük yüreğin dayanamaz senin buna. Değmesin kimsenin bir fiskesi, bir lafı sana.  O minik ellerinden tutsam da desem yanındayım diye. Yaşamın, kötü, katı, can acıtı yanlarını yaşamaman için herşeyi yapsam. Her zor anında ben yanında olsam.

   
    Küçük kanatlı meleğim, bakışlarını sevdiğim, bilmiyorsun ya sen şimdi beni,… Dua edeceğim bugün senin için ve seni bana getiren için !





26 Ocak 2014

NEREDE KALMIŞTIK ?



     Her şey zamanında ve olması gerektiği gibi olmalı. Tam anlamıyla yaşanmalı. 

  Mutluluk, hüzün, acı, küskünlük…  Tamamlanmamış her duygu, yerini gene eksik bir duyguya bırakıyor. O an, tam anlamıyla yaşanmalı. Katıla katıla gülmeli, sabahlara kadar ağlanmalı belki. Ne olursa olsun her birinin hakkını vermeli insan. Kaybedilenlerin ardından sonuna kadar üzülüp, güzel olaylara çılgınca sevinebilmeli. Yaşanmamış, kendisini tamamlamamış her duygu boşluklar oluşturuyor, sonrasında olur olmadık anlarda patlak veriyor. Normal durumlara anormal tepki, anormal durumlara normal tepki verir hale geliyoruz. Bazen güçlü görünmek oluyor bunun adı, bazen de açık vermemek. Oysa insan olmanın gereğidir duygular. Yeri geldiğinde acını da yaşayacaksın, mutluluğunu da. Bedenini dinlemeli kişi, beynini değil. Mutlaka vücudun bir yerinden size sinyaller gelecektir. Aslında bu bedenimizin bize ‘beni dinle, önemse, bana dürüst ol’ mesajıdır. Bu durum bazen midenizin kasılması, başınızı ağrıması, bazen de sırtınızın boynunuzun tutulması olabilir. Ve biz bedenimize ne kadar baskı yaptığımızı o an içinde farketmeyebiliriz. Kadın erkek hiç farketmez, ruhumuzda bedenimizde ne hissedersek hissedelim  sonuna kadar yaşayalım, tamamlayalım. Utanmadan sıkılmadan.

     Ağlamanın tuhaf, çok gülmenin ayıp bilindiği o acayip dünyanın esiri olmayalım. Her birimiz çok değerliyiz. Bedenimiz çok değerli. Duygularımız çok değerli. Bizi biz yapan bedenimize baskı yapan tüm duygularımız. Hadi şimdi herkes yerine. Marş marş… 







25 Ocak 2014

ÇOK MİNİMALİST AŞK ÖYKÜSÜ

Evvel zaman içinde
Cane ile Civan,
Bir varmış, Bir yokmuş...











24 Ocak 2014

BU DA BÖYLE OLSUN

    Göz açıp kapamak kadar kısaydı. İki nefes alışımız arasında saklıydı tüm hayatımız.

 Keşkelere yer olmadığını üzüntülerin sonunda anlamamalıydık. Bir insanın adını sevmekle başlıyordu ya herşey. Adını zikrettiğimde gördüm arşın titrediğini. Ve kokunu her duydukça sert bir fırtınaydı tenime değen. Her seferinde sözlerim azaldı, gittikçe sen azaldı, içim aynı hep aynı ...

    Çok değil az zaman önce… Bir o kadar kısa, bir o kadar uzun. Gözümü gözüne sürdüğümde. Gitme deseydin keşke. 








21 Ocak 2014

CANE

   Rabbim, nasıl bir sızıdır bu duyduğum. Neden şimdi döktüm bu inci tanelerini. Her biri ayrı yerlere saçılan, binlercesi…

   Bu duyduğum koku gitmez mi, bırakmaz mı benimle gezinmeyi? Gönlünü sevdiğim, gözlerini sevdiğim. Keşke seni bu sınırlara hapseden  sözlerden, kurallardan,  zırhlardan çekip alabilseydim. Gönlünce yaşamanı sağlayabilseydim. Saklasaydım yüreğimin en derininde, nefesin olsaydım. Ve her nefesin ben olsaydım.Neden şimdi bu göğsümdeki ağrı? Hangi ağırlığın oturması?Genç adam, taşıyamadın mı getirdiğin kalbini , veremedin mi bana? Kollarım açık bekledim oysa, gelmedi, gelemedi. Bir nefes kadar yakınken aynı zamanda bu kadar uzak kalabiliyormuş insan demek. Ondanmış durup durup yüzünü görmem , aklıma gelmen. Bugün benim için çal en sevdiğin şarkını, Bağıra bağıra söyle. Ben duyarım , bilirim merak etme. Görürüm seni, bilirsin. 

  Şimdi, hani istediğin gibi yatıracağım göğsüme, yüzünü severek öyle uyutacağım seni. Olur mu ? Boncuk gözlerinden hasretle öperim... (birisi demiş)









20 Ocak 2014

KÜÇÜCÜK BİR ANI

Bu anlatacağım olay, bugün başıma gelen ve beni kocaman bir kayaya çarparcasına sarsan bir öykü...


  5. sınıflarla resim dersimi yaparken birden arka sıralarda tombulcana sevimli bir çocuğun ağladığını gördüm. Yüzü kızarmış ve sessizce hıçkırıyordu. Yanına gittim ve benimle birlikte birkaç çocuk daha geldi. Neden ağladığını sordum. Anneannesini kaybettiğini ve bundan dolayı çok üzüldüğünü söyledi. Buraya kadar herşey normal. Yanına gelen çocuklardan birisi, ki bu zamana kadar hep gülen ve son derece neşeli bir çocuk olarak gördüğüm Volkan, 'üzülme benim de annem yok ben de annemi kaybettim 'dedi. Ben bir şekilde teselli sözleri vermeye çalıştım tabi ki. Hayatımızda sevdiğimiz kişileri kaybedebileceğimizi, ama üzüldüğümüz de onların da üzüleceğini, onlar için dua ederek onları rahatlatabileceğimiz gibi şeyler söyledim. Bu arada bir kulağım da Volkana gitti tabi ki. Arkadaşını teselli etmeye çalışıyordu  belli ki, 'bak ben annemi hiç görmedim, ben ne yapayım' diye bir laf etti. İçim bir cız etti o an. Ağlayan çocuğun biraz sakinleştiğini görünce yanından ayrıldım.Volkan yanıma geldi. Annesine ne olduğunu sordum 'kazada öldü' dedi. Sonra az daha yaklaşıp yanıma, 'öğretmenim aslında ölmedi, ben doğduktan sonra kaçmış annem.Bırakmış beni, ben herkese kazada öldü diyorum' dedi. İçim iyice ezilmişti. Biraz daha yanaşıp  'zoruma gidiyor, dayanamıyorum öğretmenim' dediğinde yüreğimin bir parçası koptu sanki. Ve masamın üzerinde duran kalemle, eline avucuna hızlıca bir şeyler karalamaya başladı. Hafifçe doğrulup bakmaya çalıştığımda eline bir kadın resmi çizdiğini gördüm. O an paramparça olduğumu hissettim. Nasıl bir özlem, nasıl bir hasrettir ki bu, elindeki resimde yaşatıyor annesini. Küçücük yüreği nasıl dayanıyordu buna.Aslında ne kadar da büyümüştü bir anda.Gözlerimden akmasın diye zor tuttum kendimi. Sınıftan çıkmamla ağlamaya başladım, yumruk oturmuştu boğazıma. Küçücük kalbi nasıl dayanmıştı bunlara ve nasıl bu kadar güçlü görünmeye çalışıyordu. Ah güzel çocuk nasıl dayandın! Kelime bulamıyorum hala söyleyecek. Ne denir ki.İşte hayat !!

19 Ocak 2014

KOCA ADAM !

      Gece gibi hem sessiz, hem de bir o kadar avaz avaz bağıran güzel adam. Kapkara boncuk gözlü, güzel elli…

   İçindeki fırtınanın sesini ne çok duydum yine. Bir yanın tıklım tıklım, bir yanın hep eksik. Her bir kelimeni kazıdım beynime yine. Sen anlatırken gözlerimle dinledim seni bu gece. Soğumuş ellerini ısıttım üfleyerek gizlice, sen bilmedin.  Ve kimsenin hiç yapmadığı gibi. Huzurdu o anın adı şimdi. Ve ben ne çok şeye hayıflandım, ne çok şeye küfrettim yol bitene kadar. Güldüğünde titredi sanki her yer. Ve herşey ne kadar tanıdık. Çok şeyler söylenebilir bunun üzerine. Ben çoktan tanımışım da seni aslında, bedenin yokmuş yanımda. 

    Ne yazık geçmiş geçen her bir zaman, ne çok tüketmişim en güzel günlerimi. Keşke… keşke çok önceleri tanısaydım seni. Ve keşke en önce sen sevseydin beni… 

17 Ocak 2014

SANA GÜZEL DİYORLAR

 Sakın olma küçük kız…Zordur, ağırdır taşıması. Daha küçükken başlar acısı. Herkes seveceğim diye acıtır bir yerlerini. Prensessindir. Prensesler ağlamaz, prensesler kötü konuşmaz, prensesler huysuzluk yapmaz, maz da maz !

Büyürsün sonra. Bir kere üzerinde o etiketi taşırsın devamlı. Etrafında gereksiz bir sürü göz. Arkadaşların bile buna göre seçer seni ve bazen de en nefret edilen olursun. Biraz daha büyüyüp zamanla gerçekleri görmeye başladığında, senin isteğin dışında, her türlü sevgi çeşitlerini görürsün etrafında. Sana sorulmayacaktır hiç. Bazen akılalmaz bir rüyanın paranoyasıyla, şaşırıp kalırsın ne olduğunu anlamadan. Bazen de en kral Türk filmini aratmayacak bir sahnenin içinde bulursun kendini. Tam da bu anlarda o hep söylenen söz çınlar kulaklarında. Güzelin bahtı olmaz diye öğrettiler ya hani sana! Sana güzel diyorlar küçük kız. Sakın olma! Gönlünün içini göremeyen pek çok yapay suret çıkacak karşına sırf bu yüzden. Bilmeyecekler. Anlatamayacaksın derdini, aslında hiç te olmadığın biri gibi sana davranırlarken. Kırılacaksın da çok kez. Nefret te edeceksin. Bazen bırak dokunmak, görmek bile mideni bulandıracak insanları. Ve o buz gibi ifadeyi de takınmayı da öğreneceksin. Ve gene etiket üzerine etiket yapıştıracaklar. ‘Burnu havada, soğuk’ cümlelerini sık duyacaksın. Güzelsen, tüm pislik ve bayağı durumları yaşamış olman gerekliymiş gibi de davrananlar çıkacak karşına. Çırpına çırpına aslında öyle olmadığı anlatmaktan yorulacaksın ve gene inanmayacaklar. Sevgilinin olmaması bile tuhaf gelecek çoğu kez bazılarına ’Aaa  nasıl olmazzzz’ diyecekler kustururcasına. Bir aralar sevdiğin insan bile inanmayacak belki bunlara, bir daha kırılacaksın. Ve gene ağlayacaksın.
   
Çoğu zaman yalnız olduğundan, ailene dostlarına daha çok sarılacaksın bu anlarda. Doğru sevgiyi bulmak için dönüp duracaksın. Sevildiğine inanacaksın en safından. Kanacaksın. Onlar yanlarında ne kadar güzel durduğunu düşünürlerken, sen kendince pembe diziler yazacaksın. Kendin yazıp kendin oynayacaksın. Hevesi geçmiş oyuncak gibi bırakıverecekler, canlarının istediği gibi davranamadıklarında. Kandan, candan olduğunu görecek birini bekleyeceksin hep. Gözüne değecek, derine bakacak birini bekleyeceksin. ’Senin gibi birinin nasıl olmaz‘ lafı küfür gibi çınlayacak daima kulaklarında. Ve duymamaya başlayacaksın sonunda. İnandırmayı da bırakacaksın, konuşmayı da.
 Büyüdün artık küçük kız. Ne zor değil mi. Bir yanın bomboşken farkettirmemek ne kötü. Sen de gördüklerine söyle. Sakın olmasınlar! Hadi öptüm gözlerinden...









13 Ocak 2014

VE SONUNDA KALBİMLE TANIŞTIM


Hep bir şeyler eksikti. 
Çayın demi, kahvenin şekeri, insanın huzuru,
Çatlamış, kurumuş topraklarda gezinirken buldun kalbini. 
Çalılıkların sarmaya çalıştığı kuru topraklar. 
Bir tarafın kırılmış dökülmüşken, 
Bir yanın ne kadar da heybetliydi. 
Senin gibi esmerdi de toprağın rengi.
Ne de güzel. 
Bak ! 
Üzerindeki o çakıl taşları var ya… 
Öpmüşüm izleri kalmış. 
Topla onları tamam mı? 
Ellerini açıp, avucunda tuttuğun o güzel şey var ya       
Ben dayanamam buna. 
Olmaz o tek başına orada. 
Hani “taşıyabilir misin” dedin ya, 
Sen yanımda ol hep,  o hiç ağır gelmez bana . 
Eksik olan parçanı da ben bırakayım avucuna şimdi. 
Bak nasıl da çarpıyor pıtı pıtı .
İyi bak ona tamam mı?
Şimdi şu karşımdaki kapı aralansa. 
Ve kalbi ellerinde biri olsa. 
Ve o kişi sen olsan. 
Dayanamam ki…. 





12 Ocak 2014

...

Büyümeyi öğrenememişiz çocuk. 
Yaşamayı öğrenmemişiz.
Güller serilmiş de biz mi istememişiz.
Ne kara kaşa göze gelmişiz de,
Bir sevilmeyi öğrenmemişiz.
Onlar sevmiş gibi yapmış, biz inanmışız. 
Ne yollarda yürümüşüz de karanlığını görmemişiz.
Sövmekten başka ne yapabiliriz şimdi. 
Hadi iki kadeh koyalım, 
Biri gelmişe olsun, biri geçmişe…

HEDİYEM !


Güzel şarkı, güzel insandan...

Yan yana geçen geceler unutulup gider mi?
Acılar birden biter mi?
Bir bebek özleminde seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi?
Suya hasret çöllerde beyaz güller biter mi?
Dikenler göğü deler mi?
Bir menekşe kokusunda seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi?
Kendine iyi bak beni düşünme
Su akar yatağını bulur.
İçimdeki fırtına kör kurşunla diner mi?
Kavgalar kansız biter mi?
Bir mavzer çığlığında seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi?
Şu kahpe dünya seni bana düşman eder mi?
Dostluklar birden biter mi?
Bir kardeş selamında seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi?
Kendine iyi bak beni düşünme
Su akar yatağını bulur.
                (Ahmet Kaya)






11 Ocak 2014

GENÇ ADAM

 Bilmem, günlerden neydi, hangi vakitti açtığında gözlerini. Ne çabuk büyüdüm ben der gibi bakıyordun zeytin gözlerinle kendine.

     Çocuk olamadın, koşamadın kağıttan bir topun peşinden. Koynuna sakladığın bisküvilerin de olmadı. O çamurlar çoktan mı kesti ellerini senin? Nice geceler hava soğukken senin için yanardı. Yattığında, gizlice taş duvarlarda sürerdin belki çok sevdiğin arabaları. Sonra bir baktın, büyüdün. Ağlatmadılar seni, büyükler ağlamaz dediler, kırılmazsın, incinmezsin sen dediler. Yüklendiler.Bilemediler oysa, göremediler sessizliğinin sebebini. Hani bazen sabahlara kadar ağlamak istedin ya, keşke yapsaydın.O esmer ellerini ısıra ısıra ağlasaydın.Göğsündeki ağırlığı taşıyamazdın. Her şey bu kadar üzerine gelmişken, bu kadar seni yormuşken, o yüreğinin ağırlığını nasıl taşıdın sen? O kaş çatışların  boşuna değil herkese, her şeye. En son ne zaman sevildin, ne zaman için patlarcasına aşık oldun bilmezsin. Yüzüne bakınca kim anladı, kim gördü içindeki çığlıkları? Kim iki avucunun arasına alıp koklaya koklaya öptü seni? Kim kokuna doyamadı? Yanındayken bile kim özledi? Yüzüne her baktığında kimin içi aktı sana? Göğsünde yatırıp, sırf sen uyanmayasın diye kim sabahlara dek kıpırdamadı? Kaplama yapılmış, işporta ürünü kalpler doluyken etrafında nasıl dayandın sen bunlara?


    Ah genç adam, ne güzel bir çocuk yatar da içinde bilmezsin. Elinden tutmazsan kaybolacak gibisin. Bana güzel şeyler söyle der dibi bakarsın da gören olmaz. Nefesin kesilir, bağırırsın, ağlarsın içine içine duyanın olmaz. Taş bile daha sıcak, sen buna inandın.Şimdi güzel şeyler söyleyeceğim sana, konuşmasam da. Yüreğini aç dinle olur mu? Avucunu götür göğsüne.Ha bir de, arada benim için gülümse ! 






10 Ocak 2014

DOSTUM...

     Her insanın bir dostu olmalı hayatta.Yanında istediğin kadar saçmalayabildiğin, olur olmaz her şeye gülebildiğin, ağlayabildiğin. Aniden kapını çalıp elinde bir kırmızıyla, sırıtarak bekleyen, sabahlara kadar ordan burdan sohbet ettiğin bir dost.

                
    
     
     Yeri gelince her şeye gülünür, olur olmadık şeyde gözyaşları sel olur. Bazen bir şarkıda anlarsın onun ne hissettiğini ve ömür boyunca onun adıdır artık o şarkının adı. Hele o mavi kadife eşofmanı da hiç atmaya kıyamazsın. En güzel sevgi sözcüğüdür aranızda “eşşek “ lafı, ve sevdiğinizi sakınmadan söylersin birbirine. Görmesen de birbirini bilirsin ki hep yanında, bir telefon kadar uzağında. Rüyana girer bazen, hissedersin, bir sesin yeter anlamak için nasıl olduğunu. Kimseye diyemediklerin vardır bazen onda ve onun da sende. En üzüldüğün anda bilirsin, en az senin kadar üzüleceğini, paylaştığın her güzellik büyür, üzüntü azalır adeta.

    Çok göremesem de hep benimle olduğunu bildiğim, hayattaki en büyük sırdaşım can dostum, canım dostum.  Biliyorsun işte. Özledim seni… 






9 Ocak 2014

GERÇEK HİKAYE YAZ OLUR MU ?

  
     Tostoparlak, koca gözlü ufak kız. Elinde simiti, babasını kucağında dizleri yamalı pantolonuyla etrafı izlerken neler düşünüyordu acaba. 

     Evlerinin bahçesindeki kuyudan alınan suyla, yeşil leğende, kendine okyanuslar oluştururdu. Suyla arası, köyde çeşmeye düştükten sonra hep iyi oldu. O okyanuslarda kendinden emin bir edayla kollarını çırparken farketti o anlardaki güzelliği. Her seferinde daha başka, daha berrak.

    Çokoprens kağıtlarını yüzüne sürüp pırıltılar yapar, gül yapraklarını tükürükle yapıştırıp ojeler sürerdi. Her kız çocuğu gibi süse püse düşkündü de. Elinde bir kilim “evcilik oynayan var mıııı” diye mahallede bağırınca tüm kızlar toplanır evlerini kurarlardı. Bir bebeği vardı. Adı Beyhan. Arada sırada bebeğinin bozulan saçlarını keser, bir daha uzamadığını görünce de üzülürdü. Kuaförcülük mesleğini annesinde icra ederdi genelde. Koltu
k tepesinde tüm gece oynardı annesinin saçlarıyla. Rüyalar görürdü, kendince hayal dünyası vardı geniş mi geniş. Bazen anne , bazen çocuk olurdu. Bazen şarkıcı olurdu en seslisinden, bazen de çılgınca dans ederdi koca poposuna aldırmadan. Büyümek isterdi hemen. Güzel kıyafetleri olsun, saçlarını güzel yapsın isterdi. Büyüyünce hayalleri gerçek olacak sanırdı. Ne bilsin ki. Çocuktu. Okuma bayramında taktığı kanadının yırtılmasından daha üzüntü verici olacaktı hayat denilen şey. “Küstüm işte” deyince düzelmeyecekti. Çamurla oynarken eline batan cam parçasıyla farketti, oyun oynarken canının da acıyabileceğini. Ve en huzurlu yerin, annesinin çamaşır suyu kokan elleri olduğunu o zaman farketti. Ne zaman canı sıkılsa annesinin dizine yatıp ellerini koklamak isterdi. Ve çamaşır suyu kokusu ona hiç kötü gelmedi.

    Beyhan hala duruyor, hala kuaförcülüğü oynar gizliden gizliye. Çamuru ne zaman eline alsa hatırlar o günleri. Hala şarkı söyler, dans eder. Ve annesinin elleri hala çok güzel…





8 Ocak 2014

SEN DEĞİŞİRSEN KADERİN DE DEĞİŞİR !

   Çoğumuzun (ne yazık ki) çok sonradan öğrendiği bir söz bu. Üzüntüler, ayrılıklar, hayal kırıklıkları. Aslında istisnai durumlar dışında, her biri bizim seçimlerimizin birer sonucu olan ve adına tecrübe denilen bir sürü yaşanmışlıklar.


   Bazen acele kararlar, sabırsızlıklar, bazen de zorunluluklar. Kötü niyet olmadan başlanılan her şey …Mutlu olmak adına yapılan onca hatamız var çoğumuzun. Sonunu kestiremediğimiz seçimler. Sırf öyle olmasını istediğimiz için olan, kurgusal hayat oyunları bunlar. Kriter hesabı yapmadan, safça duygular içinde alınan bu kararlar bazen yıkımla da sonuçlanabilir. İki kişinin olduğu ama ikisinin oynamadığı oyunlar. Mış gibi. Mutluymuş, seviyormuş, kızıyormuş, üzgünmüş, aman ne güzelmiş. Sırf biraz daha pirim yapmak adına ne çok sahte maskeler takınan insanlar var oysa. Kimi zaman görsek de inatla görmezden geldiğimiz insanlar. Hepsi mutlu olmak adına…Gözardı ettiğimiz ise bunun gerçek mutluluk değil, aslında sadece bizim hayal ettiğimiz bir durum olduğu. Aslında çoktan tükenmiş olan ilişkileri görmek, istediğimiz gibi olmayanı kabullenmekte tüm mesele. Seçmişizdir, istemişizdir bir kere ve bunlar seçimimizin sonucudur. Ama bunu artık seçmemek, istememek te bir seçimdir.Bizim talebimiz neyse o olacağızdır. Yeter ki doğru istemeyi öğrenelim bilelim. Bu benim kaderim dediğimiz ne varsa, bilin ki sizin seçimlerinizi de içinde barındırır. Pesimist(karamsar) bir düşünceyle şartlanan her hayat bilin ki size güzellik getirmeyecek. Güzel ve iyiyi isteyin. İsteyin ki o size doğru gelsin. Bıkmadan isteyin, seçin. Daha önce yaşanılan ne varsa bırakın geride. Her yaşanan tecrübe olacak bize artık, bir daha yapmamak üzere.

  Bundan sonra farklı olacak, herşey güzel olacak deyin, hatta gün içinde de söyleyin kendinize. Yürekten inanın ama bunu söylerken. Biz (düşüncelerimiz, talebimiz) değişirsek, kaderimiz de değişecek. İnanın, inanmaya başlayın. Şu sözü de hep tekrarlayalım “talebin neyse o'sun sen”.






5 Ocak 2014

HAYAT KISA KUŞLAR UÇUYOR...

    Çok kısa ama bir o kadar da uzun mu uzun bir şiir. 
    iki cümlede özetlenen hayat.  



      Ne basit şeylere üzülmüşüz, sinirlenmişiz.Bazen sevgilimiz aramadı, bana bunu demedi, yok bunu yapmadı diye hayıflanıp, bazen de o çok beğendiğimiz ayakkabıyı alamadığımız için uykularımızı kaçırıp üzülmüşüzdür. Oysa bir insanı mutlu etmeye yetecek miydi bunlar? Öz de mutlu olmayınca…Her şey aslında bizde başlamıyor muydu. Yaptığımız seçimler, arkadaşlar, yaşadığımız aşklar, sevinçlerimiz ve üzüntülerimiz.

    Bazen sırf istediğimiz cümleleri duyabilmek için hayali bir karakter yerleştirip inanıyoruz karşımızdaki insana. Ya da istemediğimiz bir mesleği seçiyoruz, istemediğimiz insanlarla muhatap oluyoruz. Yanılsamadan oluşan bir mutluluğu tercih ediyoruz “bile bile”. Ve sonuç hüsran elbette…Sayısız hezeyanlardan sonra artık durup bir silkelenmek lazım diyoruz. Hayat bu kadar hızlı geçerken hala yapabileceklerimizin farkına vardığımız o an. İşte tam bu an. Bazen iki kelime yetiyor bunları anlamaya. Her şeye bir sünger çekip yeniden doğmaya. İşte tam bu noktada sevgili Sunay Akın’ın bir sözü eldi aklıma.


“Bunca kalp kırıklıklarına rağmen küçüklüğümde yaptığım gibi rüzgarı arkama alıp bağırmak istiyorum hayata: Acımadı ki !


    Aynen böyle. Bize ağır gelen ne varsa üstüne gitmeli, hala yaşayacak ömrümüz varken. Bırakın artık olumsuz düşünceleri. Siz yönlendirin düşüncelerinizi. Tıpkı bir hikaye yazar gibi, satır satır güzellik işleyin. Olumsuzluklara da teşekkür edin. Neden mi? Şu anda bunu yapabildiğiniz için, sizi siz yaptığı için, olgunlaştırdığı için.


   Her şeye rağmen hayat çok güzel ! Kim bilir daha ne sürprizler bekliyor bizi. Yaşamaya değmez mi hiç ? Haydi bir daha hep bir ağızdan. “ACIMADI Kİİİİİİİ “ 







4 Ocak 2014

AVUCUNUZA İYİ BAKIN !

    Baktınız mı hiç avuç içinize? Orada bir ömür, orada  yaşanmış ve yaşanacak bir hayat gizlidir. Ağladığınız da avucunuza silersiniz gözyaşınızı, gülerken inadına kaparsınız ağzınızı. Ağrınızı, sızınızı tutarsınız geçsin diye. Ya da bir bebeği seversiniz yumuşacıktan. 


Orada bir ömür gizlidir, en kıymetlisinden. Küçükken anneniz, büyüyünce sevdiğiniz tutmuştur elinizden yollarda giderken. Yüzünü sevmişsinizdir sevdiceğinizin. Sonra falcı teyze anlatmıştır iki vakte kadar ne olacağını kara eliyle avucunuza bakarken. Çizgilere bakıp bakıp anlamaya çalışırsınız. Bazen de saklarsınız bir şeyleri, sıkarsınız sinirden, tırnak izleriniz çıkana kadar.Hiçbirşey olmasa ısıtırsınız birbirine sararak. Ya da iki avucun arasına bırakarak. İki dudak özler bazen onları. En çukurundan öpmeyi, kokusunu saklamayı. Aşkını kazımıştır göremeyiz bazen de.

Düşünün şimdi bir daha  avucunuzdaki ömürleri, aşkları. Esirgemeyin sakın.Ve avucunuza iyi bakın !





2 Ocak 2014

BİR MUCİZENİZ OLSUN...

    Her şey bitti dediğimiz anlar olmuştur. Bir sonraki nefesimizin dahi olmayacağını düşündüğümüz belki de. Hayatın aslında çok kısa olduğunu ve ne çabuk bitebileceğini bize bir daha gösteren.

“Buraya kadarmış” .Bu sözü kaç kere dediniz ? Kaç kere kendinizden çok sevdiklerinin ne kadar üzüleceğini düşündünüz ? Vücudunuz her zerresinde kendini bırakırken o klişe film şeridi geçti gözünüzden? Sırf bir kelime daha etmek için allaha yalvardınız mı, vücudunuz ılık ılık ıslanırken ? Ve sesinizin bir hırıltı halini alarak yavaşça kısıldığını duydunuz mu ?Bilmem kaç gün sonra gözünüzü açtıktan sonra, sevdiklerinizin merakla hüzün ve sevinç arası gözlerle size baktığını görüp, yaşadığınız için şükredip, mutluluk gözyaşları akıttınız mı ? Ve size ait olan bir şeyin, aslında olmadığını farkedip çaresizliğe düştüğünüz anda “ha gayret, oldu” sözleriyle direndiniz mi?
Tüm ışıklar kararıp, uzun bir yolculuğa çıkıp tekrar dönmenin, bize sunulan bir mucize olduğunu böyle anladım ben. Her ne olursa olsun bir saniye bile alacak nefesiniz varsa, buna kimsenin engel olamayacağını da …Hatırlayıp üzülmeyesiniz, bir daha canınızın yanmasın diye , o anki acıyı zerre kadar hissettirmeyen allahın bir lütfudur bu. Ve inanmak, her ne olursa olsun, herşeye rağmen inanmak, isyan etmemek. Her sıkıntının ardından güzelliklerin geleceğine inanmaktır, bizi ayakta tutan.Ve sizin bile şaşıracağınız tüm güzelliklerin ayağınıza serildiğini görmek. İşte burada sunulan bir mucizedir yaşamak. En güzelinden, en değerlisinden.

  Tam da böyle herşey bitti dediğiniz anlarda inanın bir mucizenin olacağına, yürekten inanın. Hayatımızın, nefes aldığımız her dakikanın gerçekten çok değerli olduğunun bilin ve, en çaresiz anlarınızda  bir mucize dileyin…





1 Ocak 2014

SEVGİLİ !

   Ah genç adam, kadere inanır mısın? Ben inandım ve kaderin olacağıma da inandım. Yüzündeki o her çizgide gördüm kendimi satır satır. Gözünün buğusunda saklanan damlada aktım içimden sana. Gülmeye çalışıyorsun gülüyorsun ya sürekli… Ne zor iştir bilirim. Farkettirmeden içindeki o koca kara deliği, neşeli çılgın insan olmanın ağırlığını. Oysa  adını bile unuttuğun bir aşkı beklemenin azizliği bu. 

   Hatırlıyor musun kalbinin çarptığı en son zamanı. Belki çok zaman önceydi değil mi. Ondan mı bu kaş çatışların, yaraların. En son ne zaman yaslandın çocuk gibi birinin omuzuna, ne zaman koyverdin kendini? Ne zaman gülmekten ağrılar girdi karnına, öptükçe bir daha öpesin, sarıldıkça daha çok sarılasın geldi ? 

          Biliyor musun bir gün çıkacağız karşımıza, işte o gün…  Gülümseyeceğim sana ve anlayacaksın neden bu kadar beklediğini. Bakacaksın yüzüme ve gözünün içinden öpeceğim seni sevgili…






31 Aralık 2013

YENİ YENİ YIL !

   Her yeniyıl geldiğinde heyecan basar mı sizi de? Bu sefer ki daha bir başka sanki.Her zamankinden daha fazla hezeyan,daha fazla üzüntü, daha fazla yaşanmışlıklar ama yine de daha fazla umut!

         Bazen kalabalıkla bazen sevgiliyle, bazen de tek başına.Ne olursa olsun herkesin aklında hep aynı şey var ."güzel şeyler,umutlu şeyler". Sağlık, sevgi, aşk,para, huzur, şans...uzaaarr gider bu liste.Burukluk olur bazen de, sebepsizdir kimi zaman.Yaşlanıyoruz diye sanırım :) Bunca geçen yıllara rağmen, en küçükten en yaşlısına hepsinin gözünde bir ışıltı, yüreğinde bir sevinç."Bu sene çok güzel olacak" der gibi inadına daha mutlu, daha güçlü olmalı.Geçen zamanın bizden aldıklarına aldırmayıp, verdiklerini hediye kabul etmeli.


     Ve dilimizde bir şarkı tutturup ileriye yürümeli, umuta yürümeli. Hayat çok değerli, çok güzel. Ve sen gelecek yeni yıl ,bize en güzellerinden ortaya bir karışık yapıver !






BİR ANNE GÜNÜ ANATOMİSİ

   Geçtiğimiz zamanlardan birinde bir grup tatlı kadın, en süslü halleriyle toplanmışlar. Hamur, vanilya ve bilumum parfüm kokuları arasında yapılan sohbetler, içilen kahveler,bakılan fallar ve kahkahalar.Her biri ayrı yaşamlar barındıran bir avuç dünya güzeli. Bildiğimiz "anne günü"nden bahsediyorum evet.Aralarında geçen diyaloglara istemeden denk gelmiş bulundum.Öyle keyifliydi ki kendimi adeta komedi filminde buldum.Ağızlarından çıkan her söz bir replikti adeta :)
-Siyatiktir o
-Fıtık, bende de var
-Şimdi gençler böyle seviyor!
-Mutfak tezgahı
-Dolap yetmiyor
-Kendi suyuyla pişiyor
-Elde açtııımm
-Kaşar mı buuuu?
-Süzme yoğurt
-İyi gördüm seni 
-Ben migrostan alıyorum hep
-Ben gençkızken ...
-Ahahahahah
-Biraz daha al, çok hafif olmuş
-Amaaann her zaman mı yiyorsunuz
-Kim topluyooooo :)






30 Aralık 2013

GÜLÜMSEYİN !

   Birbirinin aynı  olan insanlar arasında yabancıydım ben. Kimine göre kendini beğenmiş, kimine göre soğuk, kimisi içinde küçük hanımefendi.Her biri birbiri üzerine koyulmuş onlarca çakıltaşım vardı benim. Biri aşağıya inmeden diğerini içeri attığınız.

       
           Hergün takındığınız yüzlerden biri daha vardı ellerinizde. Hangisini seçelim bugün? Gaddar, umarsız, soğuk, öfkeli, hüzünlü, kıskanç? Bence biraz gülün be …hani şu ağzınızı iki yana uzatarak yaptığımız şey.Bilmezsiniz siz. Aslında yaparsınız da kendiliğinden olmasını bilmediğiniz şey. Mutsuzluğunuzu, huzursuzluğunuzu, acımasızca birilerine yafta yapıştırarak kamufle etmeyin.Böyle günah çıkmaz bu devirde. Atın  maskenizi, insan olduğunuzu hatırlayın. Ağlayan, üzülen, sevinen, sevişen, kızan, aşık olan…Yumuşatın kalbinizi, incitmeyin , incinmeyin.Bedenlerimiz var evet.Ama önce ruhlarımız...Nasıl da kırılgandı siz bunları yaparken, çakıltaşlarını atarken.Düşünmeden, makyajlı hallerimize, gülen yüzlerimize bakıp tırmaladınız acıyan yerlerimizi. Ve her seferinde iyileştik, güzelleştik,Birazı kaldı , biraz öfkesi, biraz acısı.

    Ne demiş Cemal Süreyya "bakma sen benim bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma,ben çok gülerim ve gülerken hiç himse yalan olduğunu anlamaz"
  
   İyisi mi kendinize bir iyilik yapın siz, biraz gülün, öğrenin !







29 Aralık 2013

BİR PAZAR NOSTALJİSİ

   Eskiden ezelden pazar günleri pek bir sevimsiz gelmiştir. Çocukken evimiz tam bir hijyen gününe dönerdi. Bir kenarda yığılan ve yıkanmayı bekleyen çamaşırlar,annemin çamasır suyu kokan elleri,  banyo kazanına doldurulan odunların çıtırtısı ve bir odadan diğerine geçerken aniden tüm bedeninizin donduğu    o an…
Annem hangi birine yetişeceğini şaşırmışken aynı zamanda bizimle ilgilenmeye çalışırdı.Evde bir koşuşturma. Sobanın tellerine asılmış beyaz sabun kokulu çamaşırlar ve hemen yanında ertesi gün takacağım dantel okul yakasını ütüleyen ben nasıl bir kombin olmuşuz ki hala unutmam. Kardeşim minik dinom, kendince yaptığı çarşaftan şatolarda savaşırken, babam ise elleri kolları dolu pazardan gelir, aldığı mandalinalardan ağzımıza tıkıverirdi anlamadan.

       Akşam üzeri, her pazar mutlaka alınan balıkların kokusu etrafı sarar.Babam kesmeye başlar fıstıklı tahin helvasını. Hiçbir şey yapmaya fırsat kalmadan kararan havayla birlikte üzerinize basan o ağır, hüzün ve sıkıntı arası duygu. Ne zaman pazarları evde olsam akşamüstü hissederim bu duyguyu. Pazar akşamı banyolar yapılır, ertesi gün okul vardır.Belki de bundandır bu sıkıntılı hali pazarın. 

     Gene de hiçbir şey anlatamaz bu tuhaf pazar hissiyatını. Belki adındandır onun günahı.Başka olsaydı adı belki de böyle olmazdı.Yine bir pazar günü, yine nostalji anı.Hadi özleyelim, gene özleyelim !





27 Aralık 2013

YÜREĞİNİZE DOKUNAN İNSANDAN KORKMAYIN...

   Görmek gerekir miydi bazen bilmem. Ya da yanıbaşında mı olması lazımdı illa? Birine uzaktan dokunamaz mıydı, sarılamaz mıydı eller? İçinde büyüttüğü o sırlı dünyanın bir arka yüzü var mıydı? Gülüşünün ömre bedel olduğunu anlar mıydı ? Aşkın tek kişilik olması mıydı güzel olan yoksa  beraber nefes alınması mı ? Gözünden dökülen o incilerin sesine dayanamazken¸ ellerinde şimdi binlerce inci tanesi var bilir miydi?


       Güzel sesi vardı, konuştu mu bir masal başlardı. Her kelimesi bir eldi sıvazlayan yüreği. Dizerdi  tane tane cümlelerini. Bilirdi, severdim. İşte bu zamanlarda anlardı insan, sadece kandan candan olmadığını.Ve bir insanı anlamak için sadece bir yüreğe ihtiyacın varolduğunu . Böyle anlarda anlıyor insan aslında insan olduğunu.
    
           Bedenimizin sadece kemiklerimizin üşümemesi için birer kılıf olduğunu unutmayın.Ruhunuza bakın.Ve yüreğinize dokunan insandan korkmayın ! 





24 Aralık 2013

BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ...

    Tüm masallar böyle başlardı evvelden beri ve biz hep sonu nasıl bitecek diye beklerdik anlatılan bu geceyarısı masallarını.
    
   Kırda koşan sincaplar, zıplayan tavşanlar, uyuşuk tosbağa, bir elmaya kanan pamuk prenses ve gece oniki olacak diye üzülen külkedisi…Zaman dururdu adeta kendi imgelemimizde oluşturduğumuz bu düş ülkesinde. Bir sonrakini düşünür uyuyamazdık kimi zaman da.
                                             
     Hevesle giyilmeyi bekleyen, beyaz kelebekli kırmızı rugan pabuçlarım yüzünden uykum da gelmek bilmezdi. Sarılır öyle yatardım .Öyle kıymetlilerdi ki,  giydiğimde en pamuk prenses benim sanırdım. Üzeri çizilmesin, kelebekleri düşmesin diye bakardım.

    Ne güzeldik, çocuktuk. Pazardan alınmış plastik bebeklere kundak yapardık ki üşümesinler diye. O zamandan belliymiş kız çocuklarının anneliğe olan merakı meğer. “Dışııyynn dışıyn” diye savaşçılık oynarken mahallenin çocukları, kömürlük tepelerinde serilen kilimler, buluttan şatolarımız oluverirdi birden bire evcilik oyunlarımızda. Deselerdi ya “az daha oynayın” diye. Bu kadar hızlı geçeceğini bilemedik, kestiremedik. Oyuncaklarımızı alan komşu çocuklarına “alma” diyemedik. Aldılar. Akan burnumuzu çeke çeke eve döndük çoğu zaman. Popomuza tokat da yedik, okulda tek ayak cezasını da… Okul kantininden alınan, içine soğanın sürüldüğü pidelerin tadını da unutmadı çoğumuz. Yine okul kapısında satılan, o nefes aldırmayan, adi kokulu minyatür üçgen koku poşetleri. Hatırlayanınız vardır elbet. Pipetle leblebi tozu içmeye çalışan nesillerdik biz. Boğulmayı göze alsak da. Deselerdi ya “daha çok ye” diye. Kokulu arı maya silgilerimiz en değerli mücevherimiz, Clementine, Heidi, He-Man en güzel en reyting alan dizilerimizdi. Deselerdi ya “az daha izleyin” diye.

    80’lerde çocuktuk biz. Siyah önlüklü, beyaz dantel yakalı. O anlatılan masalların en büyük kahramanları. Şimdi daha iyi anlıyorum neden öyle dediklerini. Aslında her şey en başta anlatıldığı gibiymiş.  “Bir Varmış Bir Yokmuş”…








BİR KIŞ SABAHI

    Sene 1978, İstanbul soğuk , Aralığın başı.
 Düşmüşüm annemin sıcak dünyasından yeryüzüne. Küçük tostoparlak bir yavru, en hislisinden. O zamanda kocamanmış gözlerim, meraklı iki çakmak taşı :)

   Küçüklükten beri hep bildiğim, çizdiğim. Ne gördüysem, kimi gördüysem.  Bir kağıt bir kalem.Ne büyük bir dünya…Hayal dünyasında gezinen bir kız çocuğu.Marmara Üniversitesi Resim Bölümü’ne girdiğim gün, zaman içinde ne çok yapılacak şeyin olacağını farkettiğim gündü. Hangi renklere bulanacak, hangi çizgide konuşacaktım.Ne büyük heyecan. Belki de beklediğim gün bugündü. Her bir resim, ayrı bir hayat aslında anlatılmayı, paylaşılmayı bekleyen.Başladık yola…Her biri ayrı bir öykü olan nice nice seneler. Bunca seneye ne sığar demeyin. Neler sığarmış da ben bilmezmişim. İstanbul, ey koca İstanbul ! Sen ki ne güzellikler, ne pislikler barındırırsın da içinde çaktırmazsın demezsin kimseye. Bir o kadar ihtişamlı ve büyülü İstanbul!

     Bu şehirde büyüdüm, oldum ben. Her biri ayrı öykü olan günlerim var. Çizelim, yazalım bakalım a dostlar,neler bunlar !!!